Türkiye’de akran zorbalığı alarm veriyor!

Son yıllarda okullarda yaşanan şiddet ve zorbalık vakaları yalnızca eğitim sisteminin değil, toplumun genel ruh sağlığının da önemli göstergelerinden biri haline geliyor. Türkiye’de akran zorbalığı oranlarının yüzde 40 seviyesine ulaşarak dünya ortalamasının üzerine çıkması, konunun artık bireysel bir sorun değil, geniş çaplı bir sosyal mesele olarak ele alınması gerektiğini ortaya koyuyor. Üsküdar Üniversitesi Kurucu Rektörü ve psikiyatrist Prof. Dr. Nevzat Tarhan, gençlerin ruh sağlığı, okul ortamındaki riskler ve önleyici yaklaşımlar üzerine değerlendirmelerde bulundu.

Uluslararası verilere göre akran zorbalığı dünya genelinde ortalama yüzde 33 seviyesinde. Türkiye’de ise bu oran yüzde 40’a kadar çıkıyor. Bu tablo, zorbalığın eğitim sisteminin önemli gündemlerinden biri haline geldiğini gösteriyor.

Nörobiyolojik açıdan bakıldığında ergenlik yalnızca birkaç yıl süren bir gelişim evresi değil; bazı bireylerde 20’li yaşların sonlarına kadar uzayabilen bir dönüşüm süreci olarak tanımlanıyor. Beynin duyguları yöneten bölgeleri hızlı gelişirken, karar verme ve sonuçları değerlendirme gibi işlevleri yöneten frontal bölgelerin daha geç olgunlaşması ise gençlerin zaman zaman düşünmeden hareket etmelerine neden olabiliyor. Tarhan’a göre ergenlik dönemindeki gençlerin psikolojik dünyasını anlamanın anahtarı üç temel ihtiyaçta saklı: aidiyet, yeterlilik ve anlam.

Tarhan’ın dikkat çektiği önemli noktalardan biri de okul ortamında adalet duygusunun gençler için son derece hassas olması. Bir öğrencinin arkadaşlarının önünde küçük düşürülmesi ya da öğretmen tarafından ayrımcılığa uğradığını hissetmesi, gençlerde yoğun bir öfke ve kırgınlık yaratabiliyor. Bazı öğrenciler bu durum karşısında içine kapanırken, bazıları ise biriktirdikleri öfkeyi ani ve dürtüsel davranışlarla dışa vurabiliyor. Gençler ve dijital kültür arasındaki ilişki çoğu zaman tek boyutlu yorumlanıyor. Tarhan’a göre dijital ortam tek başına şiddet üretmiyor; ancak bazı psikolojik süreçlerle birleştiğinde şiddet eğilimini kolaylaştırıcı bir ortam yaratabiliyor.

Sosyal medya platformlarında hızla yayılan kavga videoları, agresif içerikler ve şiddeti çözüm yolu gibi gösteren anlatılar, özellikle ergenlik dönemindeki gençler için güçlü bir model etkisi oluşturabiliyor. Bu noktada psikolog Albert Bandura’nın sosyal öğrenme kuramı önemli bir çerçeve sunuyor. İnsanlar yalnızca kendi deneyimleriyle değil, başkalarını gözlemleyerek de davranış öğreniyor. Özellikle agresif influencer’ların ve saldırgan içeriklerin görünürlüğü arttıkça, gençler bu davranışları normalleştirebiliyor. Şiddet görüntülerinin tekrar tekrar izlenmesi, zamanla korku ve empati duygusunun azalmasına neden oluyor. Bu durum, kötülüğün sıradanlaşması ve saldırgan davranışların normal kabul edilmesi riskini beraberinde getiriyor.

Dijital ortamın kontrolsüz kullanımı ise gençler için başka bir risk alanı oluşturuyor. Tarhan, bazı vakalarda gençlerin saatlerce oyun oynadığını, yemek yemeyi ya da okula gitmeyi reddettiğini, hatta oyunu bırakmamak için tuvalete gitmemek adına odalarında pet şişe bulundurduklarını anlatıyor. Bu tür davranışlar dijital bağımlılığın önemli işaretleri arasında görülüyor. Uzmanlara göre eğlence amaçlı ekran kullanımının günlük zamanın yüzde 20’sini geçmemesi gerekiyor. “Dijitalleşme bir sel gibi geliyor” diyen Tarhan, bu süreci engellemek yerine doğru yönlendirmek gerektiğini vurguluyor. Ona göre dijital çağın en kritik konusu etik değerler eğitimi. Erdem ve değer eğitiminin özellikle 4–6 yaş aralığında verilmesi gerektiğini belirten Tarhan, bu dönemin çocuk gelişimi açısından “altın çağ” olarak görüldüğünü ifade ediyor.

Tarhan, okullarda yaşanabilecek şiddet veya intihar vakalarına karşı kurumların kriz yönetimi planlarına sahip olması gerektiğini vurguluyor. Kriz anında panik yapmak yerine sakin kalabilmek, doğru liderliği gösterebilmek ve hızlı müdahale planlarını uygulayabilmek için önceden hazırlık yapılması gerekiyor. Tarhan’a göre okullarda yaşanan şiddet olayları yalnızca disiplin meselesi değil; toplumun geleceğini doğrudan etkileyen bir konu. Bu nedenle eğitim kurumlarının bu tür riskleri yangın güvenliği kadar ciddiye alması gerektiğini söylüyor ve sözlerini şu ifadeyle tamamlıyor: “Yangın eğitimi nasıl ciddiye alınıyorsa bu konu da aynı şekilde ele alınmalıdır. Çünkü bu da bir sosyal yangındır.”